Tek yaşam tanımı

Yaşam Becerileri 2019 Soruları ( Vize, Final, Bütünleme ) Zihinsel yetersizliği olan çocuklara temel öz bakım becerileri öğretilirken en çok kullanılan yöntem hangisidir? a) Sözel olarak yardım b) Kendisiyle baş başa bırakma c) Görsel ipuçları d) Rehberli uygulama e) Teknolojiyi kullanarak öğretim Belki de bu türün bir hayvanının boz ayıları ile olan tek benzerliğidir, çünkü bunlar devletlerin diğer bölgelerinde de yaşarlar ve boyut olarak kodiaktan çok daha küçüktürler. ... Kızıl kurt - tanımı, yaşam alanı, yaşam tarzı ... Zarostok yetişkin eğrelti otlarının yavrularıdır. Çok kısa bir süre için var, ancak büyük yapraklı tek kişiyi üretmeyi başarıyor. Bir bitkinin bu üreme özelliğinden ötürü yaşam döngüsü, nesiller arası alternatiflerden oluşur: bir yetişkin eğrelti otundan bir genişlemeye ve tekrar bir yetişkin eğrelti otuna. Yaşam, bugüne kadar çok farklı şekillerde tanımlanma ya çalışılmıştır. Örneğin 'Yaşam, cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır.' tarzı edebi (ve birazcık bayat) tanımlamalar aralıklarla sosyal medyada görebileceğiniz tanımlardır. Bu tanımın kime ait olduğu tam olarak bilinmemektedir. Yaşam Boyu Gelişim Gelişim Psikolojisi – Life-Span Development Nobel Akademik Yayıncılık Genç Yetişkinlik Sosyal-Duygusal Gelişim Özet Evliliğin olumlu sonuçları daha fazla fiziksel ve ruhsal sağlık ve daha uzun ömürdür. Yakın ilişkilerin sonlanması travmatik sonuçlara yol açabileceği gibi kişisel gelişim için olanakta sağlayabilir. ORTA YETİŞKİNLİK FİZİKSEL ... Tek veli çocuklarla ilgili kararları tek başına alır. Çocuk yuvası ve okul gibi yetkililer çocuklarla ilgili bilgileri sadece bu veliye verirler. Buna rağmen ebeveynlerden diğeri çocukların kendi yanında olduğu zamanlarda, çocukların bakım ve büyütmelerine ilişkin konularda karar verebilir. Kitabın hazırlık sürecinde emeği geçen öğretim üyelerine tek tek teekkür eder, kitabın özellikle çocuk geliimi ve eğitimi alanında çalıacak olan yetikinlere ve anne baba lara katkı ... Yaşam becerilerinin tanımı 1.2. Teknik olan ve olmayan becerilerin tanımı ... Kent Tanımı İlk sosyolojik kent tanımı, 1910 yılında Rene Mauier, 'Şehirlerin Menşei ve Ekonomik Fonksiyonu adlı eserinde yer almıştır. Mauier'e göre kent, nüfusuna oranla coğrafi temeli dar olan ve aileler, meslek grupları, sosyal sınıflar, mezhepler vs. gibi çeşitli heterojen grupları içine alan karmaşık bir yerleşme grubudur. Sıfır Tek Sayı mı Yoksa Çift Sayı mı? Yukarıdaki ifadelere bakıldığında “n”nin hiçbir tam sayı değeri için 2n-1 ifadesinin 0’a eşit olamayacağı görülmektedir! Ama n=o için 2n de 0’a eşit olur, dolayısıyla 0 çift sayıdır! Zaten çift sayının bir tanımı da şudur: 2’ye kalansız bölünen sayılar çifttir!

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8

2020.06.25 02:27 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8
https://preview.redd.it/0cjgl4rm9y651.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=46d0454eb54297ff9586631572550e16e3f66a34

Marksizm

Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir.
Marksizm kültürsüz olandır ve dolayısıyla kitle-benzeri ve genel olan her şeyin dostudur. Onun açısından, Orta Çağ’a ait şehir cumhuriyetleri veya bir Köy İşareti veya bir Rus Mir’i (topluluk) ya da İsviçre Ortak Mülkü’i (Allmend) veya komünist koloni gibi bir şey sosyalizmle en az benzerliğe sahip olandır, fakat geniş, merkezileşmiş devlet şimdiden onun gelecekteki devletine oldukça çok benzemektedir. Kendisine küçük köylünün refah düzeyinin yükseldiği, yüksek vasıflı ticaretin serpildiği, biraz sefaletin olduğu bir dönemde bulunan bir ülkeyi gösterin, o size kibirlice burun kıvıracaktır: Karl Marx ve halefleri tüm sosyalistlerin en büyüğü Proudhon’a küçük burjuva ve küçük köylü sosyalisti diyerek, daha kötü bir suçlama yapamayacaklarını düşündüler. Bu suçlama ne doğru idi ne de aşağılayıcı idi çünkü Proudhon kendi ulusunun halkına ve zamanına ağırlıklı olarak da küçük çiftçilere ve zanaatkârlara büyük kapitalizmin muntazam ilerleyişini beklemeden nasıl hemen sosyalizme erişebileceklerini müthiş bir şekilde göstermiştir. Ancak ilerlemeye inananların hepsi bir zamanlar orada bulunan ve fakat gerçekliğe dönüşmeyenin olasılığı ile ilgili bizleri dinlemek istemiyor ve Marksistler ve onların görüşlerini bulaştırdığı kimseler, kendilerinin kutsal kapitalizmin yukarı doğru hareketi olarak adlandırdığı aşağı doğru hareketten önce mümkün olan bir sosyalizmden birilerinin söz etmesine tahammül edemiyor. Oysa bizler, efsanevi gelişme ve toplumsal süreçleri, insanların ne istediğinden, ne yaptığından, ne istemiş olabileceğinden ve ne yapmış olabileceğinden ayırmıyoruz. Ancak bizler biliyoruz ki tüm bu olanların, buna elbette irade ve eylem de dahil, belirleyiciliği ve zorunluluğu geçerlidir ve bunun istisnası yoktur; fakat bu yalnızca bir olgu sonrasında yani bir gerçeklik halihazırda orada olduktan sonra ve bu şekilde kendisi bir zorunluluk olduğunda böyledir. Bir şeyler olmadığında ise bu şeyler bu yüzden olası değildir çünkü örneğin acil çağrıların yöneltildiği ve aklın hararetle vazedildiği insanlar istemezlerdi ve makul olamazlardı. Aha! Marksistler zafer kazanmışçasına lafa karışacak, oysa Karl Marx bunun imkânı olmadığını öngörmüştü. Evet efendim, bizler cevap veriyoruz ve bu suretle O, sosyalizmin gelmemesi ile ilgili suçun belli bir kısmını üstlendi. Marx, o zamanlarda da ve çok sonraları da suçluları engelleyenlerden biriydi. Bizim fikrimize göre, insanlık tarihi, sırf kaynağı bilinmeyen süreçlerden ve pek çok küçük kitlesel olayların ve kusurların toplamından oluşmaz. Bize göre tarihin taşıyıcıları şahıslardır ve bize göre suçlu şahıslar da vardır. Proudhon’un, her peygamber, her elçi gibi, herhangi soğuk bir bilimsel gözlemciden daha güçlü bir şekilde, genellikle muazzam zamanlarda halkını en güzel ve en doğal olasılık olarak düşündüğü şeye yönlendirmenin imkânsızlığını hissedemeyeceğine inanan kimse var mı? Gerçekleştirmeye inanmanın, büyük fiillerin, vizyoner davranışların ve insanoğlunun havarilerinin ve liderlerinin acil yaratıcılığının bir parçası olduğunu düşünen herhangi biri, onları kötü bilir. Onların kutsal gerçeklerine iman muhakkak ki bunun bir parçasıdır, fakat insanlığa dair ümitsizlik ve imkânsızlık hissi de böyledir! Büyük değişim ve yenilenme her nerede yaşanmışsa, değişimi meydana getiren mutat etken kesinlikle imkânsız ve inanılmaz olandır.
Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka, daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar.
Fakat Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir. Deneyler ya da başarısızlıklar diye adlandırdığından başka hiçbir şeyi bu kadar hor görmez. Özellikle bu tür idealizm korkusunun, hevesin ve kahramanlığın çok az örtüştüğü Alman halkı için bu, rezil bir çöküşün utanılacak bir işaretidir, öyle ki bu tür acınası karakterler kendi esir edilmiş kitlelerinin liderleridirler. Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka, daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar. Milliyetçi burjuva, Alman öğrencilerden ne anlam çıkarttıysa, Marksistler de geniş proleterya kesimlerinden onu, gençliği, yabaniliği, cesareti olmayan, herhangi bir girişimde bulunurken neşesiz, hizipsiz, aykırı düşüncesiz, orijinal ve bireysel olmayan ödlek küçük adamı çıkartmıştır. Fakat bunların hepsine ihtiyacımız var. Girişimlere ihtiyacımız var. Bin adamın Sicilya’ya sevk edilmesine ihtiyacımız var. Bu değerli Garibaldi-mizacına ihtiyacımız var ve başarısızlık üstüne başarısızlığa ve hiçbir şey tarafından korkutulamayan, başarıncaya kadar, bizler bitirinceye kadar, bizler fethedilemez oluncaya kadar, sıkı tutan ve dayanan ve tekrar tekrar yeniden başlayan zorlu mizaca ihtiyacımız var. Yenilgiler, yalnızlıklar, aksilikler tehlikesini üstlenmeyen kim olursa olsun hiçbir zaman zafer elde edemeyecektir. O siz Marksistler, sırtından bıçaklamak olarak adlandırdığınız şeyin dışında hiçbir şeyden korkmayan sizler, bunun kulağınıza ne kadar kötü geldiğini biliyorum. Sırtından bıçaklamak ifadesi sizin özel lügatinize ait ve belki de biraz haklılık payı var. Zira sizler düşmana yüzünüzden çok sırtınızı gösteriyorsunuz. Sizin kuru mizacınızın yapıcı Proudhon’u ve yıkıcı Bakunin’i ya da Garibaldi gibi ateşli mizaçları nasıl itici ve nahoş bulduğunu ve onlardan nasıl derinden nefret ettiğini biliyorum. Latin veya Kelt her şey, açık havanın ve vahşiliğin ve girişimin kokusunu alan her şey sizin için handiyse utanç vericidir. Kendinizi aptallık dediğiniz özgür, kişisel ya da gençlikle ilgili her şeyi partiden, hareketten ve kitlelerden dışlamaya yetecek kadar bezdirdiniz. Hakikaten de sistematik aptallık yerine – ki siz buna bilimimiz diyorsunuz – tahammül edemediğiniz hevesle dolup taşan fevri insanların kızgın-başlı aptallıklarına sahip olsaydık, işler sosyalizm için çok daha iyi olurdu. Evet, gerçekten de bizler sizin deney dediğiniz şeyi yapmak istiyoruz. Girişimlerde bulunmak istiyoruz. Yürekten yaratmak istiyoruz ve sonra, eğer gerekiyorsa zafere kavuşup toprak görünene kadar mahvolmak ve yenilgiye katlanmak istiyoruz. Beti benzi atmış, uyuşuk insanlar, kinik ve kültürsüz insanlarımızı yönlendiriyor; gelişmeleri beklemek yerine kırılgan bir gemiyle bilinmeyene doğru açık denizlere açılmayı tercih eden Kolomb mizaçlılar nerede? Bu gri suratlara gülecek olan genç, neşeli muzaffer Kızıllar nerede? Marksistler bu tür sözleri – ki bunlara bozulma diyorlar – bu tür heveskar bilimsel olmayan meydan okumaları duymaktan hoşlanmıyorlar. Biliyorum ve tam da bu nedenle bunları kendilerine söylemekten dolayı çok iyi hissediyorum. Onlara karşı kullandığım argümanlar sağlam ve tutarlı fakat onları argümanlarla çürütmek yerine alay ve kahkaha ile ölümüne sinirlendirdim ki bu da bana yakışır.
Bu yüzden kültürsüz Marksist, tümüyle çöküş halindeki kapitalizmin, sosyalist örgütle karşılaşabileceğini – Fransa’daki Şubat Devrimi sırasında olan da buydu – bir an olsun düşünmek için fazla zeki, aklı başında ve dikkatlidir. Tıpkı çöküş çağlarında, özellikle Almanya, Fransa, İsviçre ve Rusya’da korunmuş olan Orta Çağlar’daki yaşayan toplum biçimlerini, bunların gelecek sosyalist kültürün tohumlarını ve canlı kristallerini içerdiğini teslim etmek yerine öldürmeyi ve kapitalizmde boğmayı tercih etmesi gibi. Ancak biri Marksiste ekonomik koşulları mesela 19. Yüzyıl ortalarından sonra kasvetli fabrika sitemi, kırsal kesimdeki nüfus azalması, kitlelerin ve sefaletin homojenleşmesi, gerçek ihtiyaçlar yerine dünya pazarına bağlı ekonomisi ile İngiltere’deki durumu gösterse, O toplumsal üretimi, işbirliğini, ortak mülkiyetin başlangıcını görür. Kendini evindeymiş gibi hisseder.
Gerçek Marksist, henüz tereddütlü bir hal almamış ve ödün vermeye başlamamış ise (günümüzde elbette ki bu nesli tükenen Marksistler epey bir zamandır her tür ödünü veriyor) çiftlik kooperatifleri, kredi kooperatifleri ya da işçi kooperatifleri fevkalade gelişme gösterseler bile bunlarla herhangi bir şey yapmak istemiyor. Öte yandan kapitalist alışveriş mağazaları tümüyle farklı bir izlenim bırakıyor bu Marksist’in üzerinde. Çünkü verimsiz hırsızlık ve gasp ve değersiz çöpün satışı için çok fazla örgütsel ruh bunlara harcandı.
Fakat herhangi bir Marksist şu büyük, belirleyici soru ile hiç alakadar olmuş mudur: Dünya pazarı için ne üretilmiştir, tüketicilerin üstüne ne boşaltılmıştır? Nazarları her zaman sadece kendilerinin toplumsal üretim dediği kapitalist üretimin dış, önemsiz, yapay biçimlerine kilitlidir ki şimdi biz de bunu tartışmalıyız.
Marksizm, teknoloji ve teknolojinin ilerleyişinden daha önemli, daha harika, daha kutsal hiçbir şey tanımayan kültürsüz bir uyuşuktur. Böyle bir uyuşuğu, bitmez tükenmez kişiliğinin cömertliği ve zenginliği ve de ruh ve yaşam için önemi bakımından İsa ile karşı karşıya getirin – ki kendisi çok büyük bir sosyalisttir -, bunu, haç üstünde yaşayan İsa’nın önüne ve insanların ulaşımı ya da nakliye için yeni bir makinenin önüne getirin. Bu kişi dürüstse ve kültürel iki yüzlü değilse eğer, çarmıha gerilmiş İnsan Oğlunu tümüyle faydasız ve gereksiz bir fenomen olarak görecek ve gidip makinenin ardından koşacaktır.
Ve buna rağmen, kalbin ve ruhun bu sessizce, sakince acı çeken büyüklüğü zamanımızın tüm ulaşım makinelerine göre gerçekte ne kadar daha fazla kişiyi harekete geçirmiştir!
Ve buna rağmen insanlığın haçı üzerinde sessizce, sakince acı çeken bu büyüklük olmaksızın zamanımızın tüm ulaşım makineleri nerede olurdu?
Bu da burada söylenmeliydi, gerçi sadece hâlihazırda bilenler bunun ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayacaktır.
Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.
Kocakarılar kahve telvesinden kehanette bulunur. Karl Marx buhardan kehanette bulundu.
Marx’ın sosyalizme benzerlik olarak düşündüğü, sosyalizm öncesi acil hazırlık aşaması, kapitalizm içerisinde buhar makinesinin teknik gerekliliklerinden kaynaklanan üretim tesisinin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.
Bu cihetle birbirinden tümüyle farklı iki merkezileşme biçimi bu noktada birleşti: kapitalizmin ekonomik merkezileşmesi, kendi çevresinde mümkün olan en fazla parayı, emeği temerküz ettiren zengin adam ve güç merkezi olarak iş makinelerine sahip olması ve çalışan insanları kendisine yakın tutması gereken sanayi tesisinin, buhar-makinesinin teknik merkezileşmesi. Bu da büyük imalat tesislerini ve rafine iş bölümünü yarattı. Bu itibarla, kapitalizmin ekonomik merkezileşmesinin tamamı – birkaç izole vaka hariç – teknik tesisin merkezileşmesini gerektirmedi. Buhar makinesi yerine insan çalışması-enerjisi ya da basit el- veya ayak ile çalıştırılan makinelerin kullanımı nerede ucuzsa orada kapitalist, fabrika yerine ev endüstrisinin köylerdeki kırsal kesimlerde ve tarlalarda yayılmasını tercih eder. Bu cihetle buhar makinesinin teknik gereksinimleri büyük fabrika binalarını ve fabrikalarla ve kiralık konutlarla dolu büyük şehirleri üretmiştir.
Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.
Köken olarak birbirinden ayrı ve tümüyle farklı bu iki merkezileşme biçimi, güçlü karşılıklı etkileri doğal olarak birleştirdi ve uyguladı. Kapitalizm buhar makinesi vasıtasıyla son derece hızlı gelişme gösterdi. Ancak teknik bakımdan merkezileşmiş kurumları, özellikle de daha çok kırsal kesimden işçilerin temerküzü ile – ki bu eğilim günümüzde de halen ivme kazanmaya devam etmektedir – kapitalizm, buhar ve su gücünün elektrik dağılımını güçleştirmektedir. Ki uygulamada doğası gereği merkezkaç bir etkiye sahip olacaktır. Yine de enerjinin söz konusu elektrik iletiminin küçük ayrı atölyelerin kapitalist sömürüsünü ürettiği de yadsınamaz. Örneğin Solingen’in bıçak-ağzı endüstrisi aynı zamanda küçük sanayi ve el sanatlarını olumlu bir şekilde güçlendirmiştir. Gelecekte bu potansiyel küçük sanayinin ve el sanatlarının yenilenmesine sebep olacak ve enerji ve motorları istihdam etmek için kooperatif örgütlerine geniş imkânlar sunacaktır.
Teknolojinin ve sermayenin merkezileşmesinin söz konusu bileşimi sonradan yüksek yoğunluklu kapitalist merkezileşmenin – ticaret, bankacılık, toptan ve perakende ticaret, ulaşım, vs. – daha çok ilerlemesine yol açmıştır.
Yine de genellikle bu ikisinden bağımsız olarak üçüncü bir merkezileşme günümüzde gelişti: devlet bürokrasisinin ve askeri sistemin merkezileşmesi. Devasa fabrikalar ve kiralık konutlara ek olarak, bir başka devasa bina grubu şehirlerde yükseldi: bürokratların kışlaları (bu kamu binalarının her birinde yüzlerce küçük oda, her gri odada bir, iki ya da üç yeşil masa ve her yeşil masada, kulak arkalarında bir kalem ve ellerinde beslenme çantası bulunan, bir, iki ya da üç esneyen küçük memur) ve (binlerce güçlü genç adamın faydasız sporla zaman geçirdiği – spor, faydalı bir iş sonrası sadece dinlenmeye hizmet etmelidir – sıkıldığı ve her tür cinsel aptallık ve müstehcenlikle uğraştığı) askerlerin kışlaları.
Tüm bu merkezcilikten kaynaklanan bu kadar kültürsüzlükle, aşırı kalabalıklaşma ile, yeryüzünden ve kültürden uzaklaştırma ile, bu kadar emek israfı ile, verimsiz çalışma ve aylak aylak gezinmeden dolayı aşırı yüklenme ile, bu kadar anlamsız sefalet ile bizler zamanımızın ilave kışlalarının giderek daha çok sayıda ve büyük olduğunu – ıslahhaneler, hapishaneler ve cezaevleri ve genelevler – görüyoruz.
Marksistler kendi doktrinlerinin sırf teşebbüslerin teknik merkezileşmesinin bir ürünü olduğunu reddettiği zaman bizler, işin aslı, kasvetli, çirkin, tek tip, sınırlayıcı ve baskıcı merkezciliğin tüm biçimlerinin, bir dereceye kadar, Marksizm için emsal olduğunu ve Marksizm’in kökenini, gelişmesini ve yayılmasını etkilediğini kabul etmeliyiz. Bu bakımdan gerçek Marksistlerin şu anda neredeyse yalnızca çavuş, küçük memur ve bürokratların hâkim olduğu ülkelerde, yani Prusya ve Rusya’da bulunması şaşırtıcı değildir. Kaba müstebitliği ile “disiplin” kelimesi Prusya ordusu ve Alman Prusya Sosyal Demokrasisi’ndeki sıklıkta başka hiçbir yerde bu kadar duyulmamaktadır. Yine de bu merkezileştirmelerden hiçbiri, buharın teknik merkezileşmesi hariç, adına gerçekten ve tam olarak “sosyalizm” denebilecek bir ucube üretmeleri için tesis edilmemiştir.
Şiirsel olmayan Marx’ın lirik bir biçimde söylediği gibi sosyalizm hiçbir zaman kapitalizmden “çiçek açmayacak”tır fakat onun doktrini ve partisi – Marksizm ve Sosyal Demokrasi- buhar enerjisinden gelişmiştir.
İşçilerin ve zanaatkârların ve köylülerin kızları ve oğullarının yurtlarından nasıl uzaklaştığını ve göçmen mahsul-toplayıcılarından oluşan ordularla nasıl yer değiştirdiğini izleyin! Her sabah binlercesinin nasıl fabrikalara girdiğini ve akşamleyin nasıl yeniden tükürüldüklerini izleyin!
Komunist Manifesto’da Marx ve Engels, kendi sosyalizmlerinin başlangıcı için “en gelişmiş ülkeler” için teklif ettikleri önlemlerden biri olarak (kapitalizmden gelen nurun tasviri ve önsezisi olarak değil), “herkes için aynı çalışma zorunluluğu, özellikle tarım için, sanayi ordularının tesisi,” ifadesini kullanmıştır. Bu tür bir sosyalizm muhakkak ki kapitalizmin örselenmemiş, daha fazla gelişmesinden doğar!
Buna, kapitalistlerin ve servetlerinin sayısı sanki daha az olabilirmiş gibi bakan kapitalist temerküzü ekleyin. Zamanımızın merkezileşmiş devletinin her yerde hazır ve nazır olan hükümet modelini de ekleyin ve son olarak sanayi makinelerinin gitgide daha fazla mükemmelleşmesini, iş bölümünün giderek artmasını, vasıfsız makine operatörünün eğitimli zanaatkârın yerini almasını ekleyin. Fakat tüm bunlar abartı ve karikatürleştirilmiş bir ışıkta değerlendirilmektedir zira hepsinin bir başka yönü vardır ve bunlar hiçbir zaman şematik, lineer olmayan gelişmeler değildir. Bunlar, çeşitli eğilimlerin mücadelesi ve dengesidir fakat Marksizm’in gördüğü her şey, her zaman garip bir şekilde basitleştirilmekte ve karikatürleştirilmektedir. Son olarak, çalışma saatlerinin giderek azalacağına ve insanların giderek daha verimli olacağına dair ümidi de ekleyin: sonra geleceğin devleti sona erer. Marksistlerin gelecekteki devleti: hükümet, kapitalist ve teknolojik merkezileşme ağacındaki çiçek.
Yine de eklenmelidir ki Marksist, özellikle boş hayallerini düşlerken – ki bir rüya hiçbir zaman daha boş ve tatsız olamaz ve hayal gücü kıt hayalciler diye birileri var olmuşlarsa eğer, Marksistler bunların en kötüleridir. Merkeziyetçiliğini ve ekonomik bürokrasisini günümüz devletlerinin ötesine taşır ve malların üretimini ve dağıtımını düzenlemek ve yönetmek için bir dünya örgütünü savunurlar. Bu Marx’ın enternasyonelciliğidir. Enternasyonelde eskiden her şeyin Londra-merkezli genel konsey tarafından düzenlenip burada her şeye karar verilmesinin beklenmesi ve bugün Sosyal Demokrasi’de tüm kararların Berlin’de alınması gibi, bu dünya üretim otoritesi de bir gün her kaba bakacak ve defterinde kayıtlı her bir makine için [gerekli] yağ miktarına sahip olacaktır.
[Soğanın] bir katı daha [açılacak] ve Marksizm tanımımız bitecek.
Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi.
Bu insanların sosyalizm dediği örgüt biçimleri tümüyle kapitalizm içinde çiçek açar; fakat bu örgütler – buhar kanalıyla sürekli genişleyen bu fabrikalar – halen daha özel teşebbüslerin, sömürücülerin ellerindedir. Mamafih şimdiden gördük ki bunların rekabet ile daha da az sayıya düşürülmesi beklenmektedir. Kişi bunun ne anlama geldiğini net bir şekilde gözünde canlandırmalıdır: önce yüz bin – sonra birkaç bin – sonra birkaç yüz – sonra 70 ya da 50 – sonra mutlaka canavar gibi devasa birkaç müteşebbis.
Bunların karşısında işçiler, proleterler durmaktadır. Bunlar giderek daha da çoğalmaktadır, orta sınıflar yok olmaktadır ve işçilerin sayısının artmasıyla makinelerin sayısı, yoğunluğu ve gücü de büyümektedir. Böylece sadece işçilerin sayısı değil, işsizlerin, sözde yedek sanayi ordusunun sayısı da artmaktadır. Bu tanıma göre, kapitalizm çıkmaza varacak ve buna – kalan birkaç kapitaliste – karşı mücadele, değişimden çıkarı olan sayısız ıskat edilmiş kitle açısından giderek daha da kolay hale gelecektir. Dolayısıyla hatırlanmalıdır ki Marksist doktrinde her şey içkindir, gerçi terim başka bir alandan alınmış ve yanlış uygulanmıştır. Burada hiçbir şeyin özel çaba ya da akli iç görü gerektirmediği, her şeyin düzgün bir şekilde toplumsal süreçten çıktığı anlamına gelir. Sözde sosyalist örgüt biçimleri hâlihazırda kapitalizmde içkindir. Benzeri şekilde proleteryada da mevcut koşullara aldırışsızlık içkindir, yani sosyalizme temayül, devrimci zihniyet proleterlerin bütünleyici bir unsurudur. Proleterlerin kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; kazanacakları bir dünya vardır!
Ne kadar güzel, hakikaten ne kadar da şiirsel bir ifadedir, bu (ki ne Marx’tan ne de Engels’den çıkar) ve ne kadar da iddia edildiği gibi gerçeği barındırır.
Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi. Dilimden sürçen bu “mateessüf” ile ben elbette hiçbir şekilde kültürlü insanların özgür olmasına hayıflanmış değilim fakat yoksul aptallar, şartların kurbanları, bu yüzden yasal olarak tesis edilmiş sözleşmeleri ihlal etmek zorunda kalanlar açısından hakikaten üzücüdür. Tıpkı dünyada olan her şeyin olması gerektiği gibi, bunun insan ruhundaki sözleşmenin yerini alan asi zihniyetin bir sonucu bile olmaması gibi. Aslında bozdukları sözleşme, mizaçlarında, düşüncelerinde, hem dertlilerini ve hatta bazen de kendilerini kötü idare etme biçimlerinde, genellikle, en az diğer insanların çoğunda olduğu kadar, sıkı bir biçimde yaşar.
Burada bahsettiğimiz şey proleteryanın kültürsüz zihniyetinin ki laf arasında bu Marksizm’in kültürsüzlüğü sistematikleştirmesinin nedenlerinden biridir, proleterya tarafından da çok iyi anlaşılmış olmasıdır. Hiçbir istisnai vasıf olmayan ortalama bir proleteryayı kullanışlı bir parti liderine dönüştürmek için sadece dilin eğitimle çok sığ yaldızlanması gerekmektedir – bu da en hızlı ve en ucuz, adına parti okulları denen polikliniklerde yapılmaktadır.
Böylece bunlar ve diğer parti liderleri doğal bir biçimde proleteryanın toplumsal gereklilikle devrim yaptığını, en azından bunların çok azının – ki ne de olsa giderek çok daha az sayıda insanı ihtiva etmekte ve tabiatı gereği giderek daha kırılgan bir hale gelmektedirler – kapitalizmi aşmak için halen gerekli olduğunu (vazeden) Marksist doktrine sıkıca yapışmaktadırlar.
sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.
Kapitalizm, kendi kaçınılmaz çöküşüne yol açan yukarıda listelenmiş faktörlere ek olması bakımından bir başka içkin tehlikeyi, krizleri içermektedir. Alman Sosyal Demokrasi programının öylesine güzel ve öylesine gerçek Marksist terimlerle söylediği gibi (aksi takdirde gerçek olmayan çeşitli unsurlar dalabilir, ki bu programın yapıcıları da muhaliflerine şimdilerde revizyonist demektedir): üretim güçleri çağdaş toplumun kapasitesinin ötesinde büyümektedir. Bu ifade, üretim biçimlerinin çağdaş toplumda giderek daha fazla sosyalistleştiğini ve bu biçimlerin sadece doğru mülkiyet biçiminden yoksun olduğunu vazeden hakiki Marksist öğretisini içermektedir. Onlar buna toplumsal mülkiyet demektedir fakat kapitalist fabrika sistemine toplumsal üretim dedikleri zaman (bunu sadece Marx, Kapital’inde yapmış değildir, günümüz Sosyal Demokratları da şu anda etkin programlarında günümüz kapitalizm biçimlerindeki çalışmaya toplumsal çalışma demektedir) sosyalist emek biçimlerinin asıl (real) çıkarımlarını biliyoruz. Tıpkı kapitalizmdeki buhar teknolojisinin üretim biçimlerini sosyalist emek biçimi olarak düşündükleri gibi, merkezileşmiş devletin de toplumun toplumsal örgütlenmesi olarak, bürokratik yönetilen devlet mülkünü de ortak mülkiyet olarak düşünmektedirler! Bu insanların gerçekten de toplumun ne anlama geldiğine dair hiçbir insiyakı yoktur. Toplumun sadece toplumların toplumu, bir federasyon, yalnızca özgürlük olabileceğine ilişkin en ufak bir fikirleri bile yok. Dolayısıyla sosyalizmin anarşi ve federasyon olduğunu bilmiyorlar. Onlar sosyalizmin hükümet olduğuna inanıyorlarken kültüre susamış diğerleri sosyalizmi yaratmak istiyorlar çünkü kapitalizmin çözülmesinden ve sefaletinden ve beraberindeki yoksulluk, ruhsuzluk ve baskıdan – ki bu, ekonomik bireyselciliğin sadece öteki yüzüdür – kaçmak istiyorlar. Kısaca, devletten toplumların toplumuna ve gönüllü birliğe kaçmak istiyorlar.
Çünkü bu Marksistlerin de dediği üzere, sosyalizm hala, tabiri caizse vahşice ve şuursuzca üreten müteşebbislerin özel mülküdür. Ve bunlar sosyalist üretim güçlerine (bunları buhar gücü, mükemmelleştirilmiş üretim makineleri ve bol bol bulunan proleter kitleleri olarak okuyun) sahip oldukları için, yani bu durum, büyücü çırağının elindeki sihirli sopa gibi olduğundan; sonuç, malların akını, fazla üretim ve karmaşa olmalıdır. Diğer bir deyişle ayrıntılar ne olursa olsun krizler birbirini takip etmeli, her daim meydana gelmelidir, en azından Marksistlerin düşüncesine göre, çünkü istatistiksel anlamda kontrolü elinde bulunduran ve yöneten dünya devlet otoritesinin düzenleyici fonksiyonu, kendi kötücül aptal görüşlerine göre hâlihazırda var olan sosyalist üretim biçimi ile yürümek zorundadır. Bu kontrol otoritesi yokken “sosyalizm” hala kusurludur ve kargaşa çıkmalıdır. Kapitalizmin örgüt biçimleri iyidir fakat düzen, disiplin ve sıkı merkezileşmeden yoksundur. Kapitalizm ve hükümet bir araya gelmelidir ve devlet kapitalizminden bahsedeceğimiz yerde, bu Marksistler, sosyalizmin burada olduğunu söyler. Fakat sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.
Kapitalizm ve devlet bir araya gelmelidir – bu hakikatte Marksizm’in idealidir. Kendi ideallerini duymak istemeseler de bizler bu gelişme eğilimini teşvik etmek istediklerini görüyoruz. Devletin muazzam gücünün ve bürokratik viraneliğinin, sırf komünal yaşamımız ruhunu kaybettiği için, adalet ve sevgi, ekonomik birlikler ve küçük toplumsal organizmaların çiçeklenen çeşitliliği kaybolduğu için gerekli olduğunu görmüyorlar. Zamanımızın tüm bu derinden çürümüşlüğüne dair hiçbir şey görmüyorlar: ilerleme halisünasyonu görüyorlar. Teknoloji ilerler, elbette. Aslında her zaman olmasa bile pek çok kültür döneminde bunu yapar – teknik ilerlemesi olmayan kültürler de vardır. Teknoloji, özellikle çürüme, ruhun bireyselleştiği ve kitlelerin atomlaştığı dönemlerde ilerler. Bu tam da bizim bakış açımızdır. Zamanın rezilliği ile birlikte gerçek teknoloji ilerlemesi – bir kez olsun Marksistler için Marksistçe konuşmak adına – ideolojik üst yapı, yani Marksistlerin ilerici sosyalizm Ütopyası için gerçek, maddi temeldir. Ancak sadece ilerleyen teknoloji kendi küçük ruhlarına yansımakla kalmaz zamanın diğer eğilimleri de, kapitalizm de onların gözünde ilerlemedir ve onlar için merkezileşmiş devlet, ilerlemedir. Burada sözde materyalist tarih anlayışının dilini Marksistlerin kendilerine uyguluyor olmamız sırf ironi için değildir. Bunlar bu tarih anlayışını bir yerlerden aldılar ve şimdi biz de bunu bildiğimize göre, onu nerede bulduklarından önce, daha net bir şekilde söyleyebiliriz: bu anlayışı tümüyle kendi özlerinde buldular. Evet, gerçekten de Marksistlerin ruhsal yapıların ve düşünüşün zamanın koşulları ile ilişkisine dair söyledikleri, tüm çağdaşları için hakikaten doğrudur. Burada çağdaşlar derken tüm yaratıcı olmayanlar, karşı koymayanlar, hiçbir içsel temeli ve ruhsal şahsiyeti olmayanlar, sadece çocuk ve zamanlarının dışavurumu olanlar anlaşılmalıdır. Yine kültürsüz gayretkeşe ve Marksist’e geldik. Marksist için kendi ideolojisinin sadece zamanımızın kötülüğünün üstyapısı olması oldukça doğrudur. Çürüme zamanlarında aslında zamanın dışavurumu olan ruh-suzluk hüküm sürer ve dolayısıyla bugün de Marksistler ağır basmaktadır. Kültür ve icra zamanlarının – kendilerinin ilerleme dediği – çöküş zamanlarından ortaya çıkamayacağını bilemiyorlar fakat bu zamanlar, doğaları gereği hiçbir zaman kendi zamanlarına ait olmayan kişilerin ruhlarından gelir. Bunların, büyük değişim zamanlarında tarih olarak adlandırılacak olanın ne kültürsüz ve uysal çağdaşlarla ne de toplumsal süreçlerle elde edilmediğini, aksine izole ve yalnız insanlarla başarıldığını bilemezler ve anlayamazlar ki bu insanlar izole edilmiştir çünkü halk ve toplum onların içinde evdedir ve hem onlara hem de onlarla birlikte kaçarlar.
Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine” dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir.
Hiç şüphesiz Marksistler; yozlaşmamızın ön ve arka cephelerinin, kapitalist üretim ve devlet koşullarının bir araya getirilmesi halinde bunların ilerlemesi ve gelişmesinin amacına ulaşacağına ve böylelikle adalet ve eşitliğin tesis edileceğine inanır. İster önceki devletlerin ister dünya devletlerinin varisi olsun, şümullü ekonomik devletler, cumhuriyetçi ve demokratik bir yapıdır ve gerçekten de bu tür bir devletin yasalarının tüm avamın refahını temin edeceğine inanır, zira devleti avam oluşturur. Burada, tüm sönük fantezilerin bu en acınası noktasında bastırılamayan kahkahaları patlatmamız için bize izin verilmelidir. Aslında doymuş burjuva Ütopyasının bu tip aynadaki eksiksiz görüntüsü sadece kapitalizmin bozulmamış laboratuvar gelişmesinin bir ürünü olabilir. Şahsiyetsizleştirilmiş kültür ve çöküş çağının bu mükemmel idealine, bu cüceler hükümetine daha fazla zaman harcamayacağız. Gerçek kültürün boş değil, uygulanmış olduğunu ve gerçek toplumun, bireylerin bağlayıcı niteliklerinden, ruhtan, topluluklar yapısından ve birlikten çıkan gerçek, küçük yakınlıklar çeşitliliği olduğunu göreceğiz. Marksistlerin işbu “sosyalizmi”, gelişeceği varsayılan devasa bir guatrdır. Asla korkmayın, yakında gelişmeyeceğini göreceğiz. Fakat bizim sosyalizmimiz insanların yüreklerinde büyümelidir. Birbirine ait kişilerin yüreklerinin birlik ve ruh içinde büyümesine sebep olmak ister. Bunun alternatifi, pigme-sosyalizm ya da ruhun sosyalizmi değildir zira kitlelerin Marksistleri, hatta revizyonistleri bile takip etmesi halinde, kapitalizmin kalacağını çok yakında göreceğiz. Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine” dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir. Gerileme tümüyle köhnelik, çöküş temayülü ya da köklü değişiklik demek değildir. Gerileme, batış, halksızlık, ruhsuzluk Çağı yüzyıllarca veya bin yıl sürebilir. Gerileme, bizim durumumuzda kapitalizm, zamanımızda tam da çağdaş kültür ve genişlemede bulunmayan bu zindelik nisabına sahiptir. Gerileme, bizler sosyalizm için toplanmayı başaramadığımız ölçüde güç ve enerjiye sahiptir. Yüz yüze kaldığımız seçim sosyalizmin bir biçimi ya da diğeri arasında değil, basitçe kapitalizm veya sosyalizm, toplumun devleti, ruhsuz(luk) veya ruh arasındadır. Marksizm doktrini, kapitalizm dışına yönlendirmez. Ya da Marksizm doktrininde yer alan kapitalizmin zaman zaman Baron Münchhausen’ın kendi domuz kuyruğu ile tuhaf bir bataklıktan fantastik bir biçimde çıkma başarısını göstermesinin, yani, kapitalizmin kendi gelişmesinin faziletiyle kendi bataklığından çıkacağı kehanetinin hiçbir doğru tarafı da yoktur.
Daha sonra bu doktrinin ne kadar yanlış olduğunu enine boyuna detaylarla göstermemiz gerekecek. Kapitalizmin, sosyalizmin herhangi bir biçimine doğru gelişmesini sağlayan içkin bir eğilim taşımadığını göstermek için şu anda sadece Marksistlerin sosyalizm dediği bu ucube, çirkin şeyden kendimizi kurtarmalıyız. Kapitalizm ne bu ne şu sosyalizm biçimine doğru gelişmez. Bunu göstermek için bazı soruları cevaplamalıyız.
O halde şu soruyu soralım: Toplumun, Marksistlerin resmettiği gibi olduğu doğru mudur? Toplumun daha fazla gelişmesi veya gelişmesi gerektiği veyahut muhtemelen bile olsa gelişebileceği doğru mudur? Kapitalistlerin sonunda tek bir devasa kapitalist kalana kadar birbirlerini yiyip bitireceği doğru mudur? Doğru mudur? yada sadece bir kapitalist mi olmalıdır? Orta sınıfların kaybolduğu, proleterleşmenin istisnasız hızla arttığı ve bu sürecin sonunun öngörülebileceği doğru mudur? İşsizliğin gittikçe daha kötü hale geldiği ve bu nedenle bu tür koşulların var olmaya devam edemeyeceği doğru mudur? Dışlanmış olanın üzerinde ruhsal bir etki mi vardır ki böylelikle, doğal bir ihtiyaçla ayağa kalkması, isyan etmesi, devrimciye dönüşmesi gereksin? Son olarak, krizlerin giderek daha kapsayıcı ve yıkıcı hale dönüştüğü doğru mudur? Kapitalizmin üretken kapasitesi kendisini aşacak mıdır ve bu yüzden de sözde sosyalizme mi dönüşecektir?
Tüm bunlar doğru mudur? Tüm bu uyarı, tehdit, kehanet ve karmaşık gözlemler hususunda gerçekten durum nedir?
Şimdi sormamız gereken sorular bunlar ve biz de, bizler, yani anarşistler başından beri, Marksizm var olduğundan beri hep bunları sorduk. Marksizm var olmadan çok önce gerçek sosyalizm, özellikle en büyük sosyalist Pierre Joseph Proudhon’un sosyalizmi vardı ve sonradan Marksizm ile gölgede bırakıldı, fakat bizler onu hayata döndürüyoruz. Bunlar bizim sorularımızdır ve bu sorular, çok farklı bir perspektiften, revizyonistlerin de yönelttiği sorulardır.

Marksizm’i tanımlarken orada burada temas ettiğimiz bu soruları cevaplandırıp kapitalizmin şu ana kadar özellikle Marksizm’in zaman-ideolojik [zeit-ideological –çn-] basitleştirmesi ve diyalektik karikatürü ile birlikte – Komünist Manifesto’nun ve Kapital’in ortaya çıkışından beri – izlediği yolu ve koşullarımızın gerçek resmini karşılaştırdıktan sonra bizim sosyalizmimizin ve sosyalizme giden yolumuzun ne olduğunu söylemeye artık geçebiliriz. Sosyalizm – bunun derhal söylenmesine izin verin ve Marksistler kendi aptal ilerleme teorilerinin sis bulutları havada kaldığı müddetçe bunu duymalıdır – kendi olasılığı için herhangi bir teknoloji biçimine ve ihtiyaçların tatminine bel bağlamaz. Yeterince insan isterse sosyalizm her zaman mümkündür. Fakat o, mevcut teknoloji seviyesine, sosyalizmi başlatan insan sayısına ve bu insanların geçmişten tevarüs ettikleri veya katkıda bulundukları araçlara bağlı olarak – hiçbir şey yoktan var olmaz – her zaman farklı görünecek, farklı başlayacak ve farklı ilerleyecektir. Buna göre, yukarıda da söylendiği üzere, burada ne bir ideal tanımı ne de bir Ütopya tasviri verilecektir. Öncelikle, koşullarımızı ve ruhsal mizacımızı daha açık bir biçimde incelemeliyiz. Ancak ondan sonra ne tür bir sosyalizme çağrıldığımızı, ne tür insana konuştuğumuzu söyleyebiliriz. Sosyalizm, hey siz Marksistler, her zaman ve herhangi bir teknoloji türü ile mümkündür. Doğru insanlar için her zaman çok ilkel teknoloji ile bile mümkündür. Öte yandan müthiş gelişmiş bir makine teknolojisi ile bile sosyalizm yanlış grup için her zaman imkânsızdır. Sosyalizmi getirmesi gereken hiçbir gelişme bilmiyoruz. Doğa yasası gereği bu tür bir zorunluluk hiç bilmiyoruz. Şimdi bu yüzden, Marksizm kadar çiçeklenmiş bizim zamanlarımızın ve bizim kapitalizmimizin asla sizin söylediğiniz gibi olmadığını göstereceğiz. Kapitalizm ille de sosyalizme dönüşmez. Yok olmak zorunda değildir. Sosyalizm ille de gelecek değildir, Marksizm’in kapital-devlet-proleterya-sosyalizmi de gelmek zorunda değildir ve bu o kadar da kötü değildir. İşin aslı, hiçbir sosyalizm gelmeli değildir – ki bu şimdi gösterilecektir.
Gerçi sosyalizm gelebilir ve gelmelidir – eğer biz onu istersek, eğer biz onu yaratırsak – ki bu da gösterilecektir.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5519
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.09 02:29 karanotlar Slavoj Zizek: Dinci köktenciliği yaratan liberalizmi eleştirmeyenler, dinci köktencilik konusunda susmalı

Slavoj Zizek: Dinci köktenciliği yaratan liberalizmi eleştirmeyenler, dinci köktencilik konusunda susmalı
https://preview.redd.it/x5sqi8h84s351.jpg?width=160&format=pjpg&auto=webp&s=5aae4ba886bee70a634c6276759eb54fcd45c5ee
Faşizmin yükselişi Sol’un başarısızlığıdır, ama aynı zamanda solun harekete geçirmeyi başaramadığı bir potansiyelin, bir hoşnutsuzluğun olduğunun kanıtıdır. Aynısı bugünün “İslamofaşizmi” için de geçerli değil mi? Radikal İslamcılığın yükselişi, Müslüman ülkelerde laik solun geriye çekilişiyle kol kola gitmedi mi? 2009 baharında Taliban Pakistan’ın Svat Vadisi’ni kontrolü altına aldığında The New York Times, Taliban’ın “küçük bir grup zengin toprak ağasıyla topraksız köylüler arasındaki derin sınıfsal çelişkilerden yararlandığını” yazdı. Peki, öyleyse, madem köylülerin sıkıntılı durumundan “faydalanan” Taliban “büyük oranda feodal olmayı sürdüren Pakistan’ın karşı karşıya olduğu risklere dikkat çekti”, Pakistan’daki ve ABD’deki liberal demokratları benzer şekilde bu sıkıntılı durumdan “faydalanmaktan” ve topraksız köylülere yardım etmekten alıkoyan ne? Üzücü gerçek şu: Pakistan’daki feodal güçler, zaten liberal demokrasinin “doğal müttefikleri”…
Şimdi, hepimiz Charlie Hebdo ofislerindeki katliamın ardından şok durumundayken, düşünme cüretini göstermenin tam zamanı. Elbette, cinayetleri, özgürlüklerimizin özüne karşı girişilmiş bir saldırı olarak kayıtsız şartsız kınamalı, “Ama Charlie Hebdo da Müslümanları gereğinden fazla kışkırtıyor ve aşağılıyordu” tarzı zımni ikazlara hiç prim vermemeliyiz. Ama bu evrensel dayanışma pathosu yetmez – ötesini de düşünmeliyiz.
Bu düşünmenin, (“Üçüncü Dünyada berbat katliamlara imza atmış biz Batı’dakiler kimiz ki böyle eylemleri kınayacağız” kabilinden) suçun ucuz yoldan görelileştirilmesiyle hiç ilgisi yok. Çok sayıda Batılı liberal solcunun İslamofobi’den muzdarip olduklarına dair patolojik korkularıyla da hiç mi hiç ilgisi yok. Bu sahte solculara göre İslam’ın her türlü eleştirisi Batı İslamofobisi’nin bir çehresi olarak kınanmalı; Salman Rüşdi’nin Müslümanları gereksiz yere kışkırtmak ve dolayısıyla (en azından kısmen) onu ölüme mahkum eden fetvadan sorumlu olmaktan dolayı kınanması gibi… Bu tavrın sonucu, herkesin bu gibi durumlarda bekleyebileceği şey: Batılı liberal solcular kendilerindeki suçu daha fazla deştikleri sürece, Müslüman aşırılıkçılar da onları giderek daha fazla “İslam’a karşı nefretlerini gizlemeye çalışan ikiyüzlüler olmak”la suçluyor. Bu buluşma, superego paradoksunu mükemmel şekilde yeniden üretiyor: Diğer’in senden istediğine ne kadar boyun eğersen, o kadar suçlusundur. Adeta İslam’a ne kadar hoşgörü gösterirsen, onun senin üzerindeki baskısı o kadar büyüyecekmiş gibi…
Simon Jenkins’in 7 Ocak’ta The Guardian’da çıkan makalesinde yer alan, “Görevimiz fazla tepki göstermemektir, olayın sonrasını fazla reklam etmemektir. Her bir olayı, geride kalmış korkunç bir kaza olarak ele almaktır” satırlarındaki ılımlılık çağrısını da bu nedenle yetersiz buluyorum – Charlie Hebdo’ya karşı düzenlenen saldırı basitçe “geride kalmış korkunç bir kaza” değildi. Açık bir dinsel ve politik gündemi vardı ve bu bakımdan büyük bir çizginin parçasıydı. Elbette, kastedilen kör bir İslam düşmanlığına düşmekse, gereğinden fazla tepki göstermeyelim – ama bu söz konusu çizgiyi masaya yatırmalıyız.
Teröristlerin kahraman intiharcı fanatikler olarak şeytanlaştırılmasından daha fazla ihtiyaç duyulan, bu şeytanlaştırma mitinin kirli çamaşırlarını ortaya sermektir. Epey zaman önce Friedrich Nietzsche, Batı uygarlığının nasıl Son Adam’a doğru yol aldığını kavramıştı – hiçbir büyük tutkusu veya bağlılığı olmayan, hissiz bir yaratık. Hayal kurmaktan aciz, yaşamdan bıkkın bu adam hiçbir risk almaz, sadece konfor ve güvenlik arar, bu da bir diğerine karşı hoşgörüdür: “Arada bir biraz zehir: Hoş rüyaların yerine geçer bu. Sonunda da daha fazla zehir, hoş bir ölüm için. Onların gündüzler için de geceler için de küçük zevkleri var, ama sağlığa da saygılılar. ‘Mutluluğu keşfettik’ der Son Adam, onlar da göz kırparlar.”
Hoşgörülü Birinci Dünya ve ona karşı köktenci tepki arasındaki ayrım, artık açık açık her türlü maddi ve kültürel zenginlik içinde uzun ve tatmin edici bir yaşam sürmekle, hayatını aşkın bir Dava’ya adamak şeklinde görülebilir. Bu tam da Nietzsche’nin “pasif” ve “aktif” nihilizm arasında kurduğu karşıtlık değil mi? Biz Batı’dakiler Nietzsche’nin Son Adam’ıyız, aptalca gündelik zevklere gömülmüş durumdayız, Müslüman radikallerse her şeyi gözden çıkarmaya hazırlar, kendilerini feda edebilecekleri bir kavgaya girişmiş durumdalar. William Butler Yeats’in “İkinci Geliş”i, bu içinde bulunduğumuz hali çok iyi yansıtıyor: “En iyiler her türlü inançtan mahrum, en kötüler tutkulu bir şiddet içinde”. Bu, kanı çekilmiş liberallerle tutkulu köktenciler arasındaki güncel ayrımın mükemmel bir tanımı. “En iyiler” artık kendilerini herhangi bir şeye adamaktan aciz, “en kötüler”se ırkçı, dinci, cinsiyetçi bir fanatizme adanmış durumda.
Ancak, terörist köktenciler bu tanıma gerçekten uyuyor mu? Onlarda açıkça eksik olan şey, Tibet Budistleri’nden Amerikan [tutucu Katolik mezhebi] Amişleri’ne kadar tüm saf köktencilerde ayırdına varılabilecek olan şey: pişmanlık ve kıskançlığın yokluğu, inanmayanların yaşamına yönelik derin kayıtsızlık. Bugünün sözde köktencileri sahiden Gerçek’e giden yolu bulduklarına inanıyorlarsa, niye inanmayanlar tarafından tehdit ediliyor hissetsinler, niye onları kıskansınlar ki? Bir Budist Batılı bir hedonistle karşılaştığında onu hiç kınamaz. Basitçe, hedonistin mutluluk arayışının başarısızlığa mahkum olduğunu düşünür. Gerçek köktencilerin aksine, terörist sözde köktenciler, inanmayanların günah dolu yaşamından derinden etkileniyor, ona hayran kalıyor, gıpta ediyor. İnsan, günahkar diğeriyle savaşırken, kendi şeytana uyma eğilimleriyle savaştıkları hissine kapılıyor.
Yeats’in teşhisinin bugünkü durumu açıklamakta zorlandığı nokta da bu: teröristlerin tutkulu şiddeti, gerçek bir inancın eksikliğinden muzdarip. Bir Müslüman haftalık bir mizah dergisindeki bir karikatür karşısında tehdit edildiğini hissediyorsa inancı ne kadar kırılgandır? Köktenci İslami terör, teröristlerin kendilerinin üstün olduğuna dair inancından veyahut da kültürel-dini kimliklerini küresel tüketim uygarlığının saldırısından koruma arayışından kaynaklanmıyor. Köktencilerle ilgili sorun bizim onları kendimizden aşağı görüyor olmamız değil, onların kendilerini alttan alta aşağı görüyor olmaları. İşte bu yüzden bizim kendimizi üstün görmediğimize dair küçümseyici politik-doğrucu teminatlarımız onların daha da öfkelenmesiyle sonuçlanıyor. Sorun kültürel farklılık (yani onların kendi kültürlerini koruma çabası) değil, aksine sorun, köktencilerin zaten bizim gibi olmaları, fark etmeksizin zaten bizim standartlarımızı kendi kendilerine içselleştirmiş olmaları. Paradoksal biçimde, köktencilerde eksik olan şey, bir doz “ırkçılık” özü: kendilerinin üstün olduğuna dair inanç.
Müslüman köktenciliğinin bugünkü iniş çıkışları, Walter Benjamin’in “Faşizmin her yükselişi, yenilgiye uğramış bir devrimin ardından gelir” tespitini doğruluyor: Faşizmin yükselişi Sol’un başarısızlığıdır, ama aynı zamanda solun harekete geçirmeyi başaramadığı bir potansiyelin, bir hoşnutsuzluğun olduğunun kanıtıdır. Aynısı bugünün “İslamofaşizmi” için de geçerli değil mi? Radikal İslamcılığın yükselişi, Müslüman ülkelerde laik solun geriye çekilişiyle kol kola gitmedi mi? 2009 baharında Taliban Pakistan’ın Svat Vadisi’ni kontrolü altına aldığında The New York Times, Taliban’ın “küçük bir grup zengin toprak ağasıyla topraksız köylüler arasındaki derin sınıfsal çelişkilerden yararlandığını” yazdı. Peki, öyleyse, madem köylülerin sıkıntılı durumundan “faydalanan” Taliban “büyük oranda feodal olmayı sürdüren Pakistan’ın karşı karşıya olduğu risklere dikkat çekti”, Pakistan’daki ve ABD’deki liberal demokratları benzer şekilde bu sıkıntılı durumdan “faydalanmaktan” ve topraksız köylülere yardım etmekten alıkoyan ne? Üzücü gerçek şu: Pakistan’daki feodal güçler, zaten liberal demokrasinin “doğal müttefikleri”…
Peki liberalizmin temel değerlerine ne oldu: özgürlük, eşitlik vs? Paradoks şu ki, liberalizmin kendisi, onları köktenci saldırıdan koruyacak kadar güçlü değil. Köktencilik, liberalizmin kusurlarına karşı bir tepkidir – elbette sahte, yanıltıcı bir tepkidir – ve bu yüzden liberalizm tarafından her defasında yeniden üretilir. Kendi kendine bırakıldığında liberalizm yavaş yavaş kendi mezarını kazar – onun temel değerlerini kurtarabilecek olan tek şey yeni bir Sol’dur. Bu temel mirasın ayakta kalabilmesi için liberalizm, radikal solun kardeşçe desteğine muhtaç. Köktenciliği yenmenin, ayaklarını bastığı zemini ortadan kaldırmanın tek yolu bu.
Paris cinayetlerini düşünmek, hoşgörülü bir liberalin kendini beğenmiş kişisel tatminini bir yana bırakıp liberal hoşgörücülükle köktencilik arasındaki çatışma sahte bir çatışma olduğunu kabul etmeyi gerektirir – birbirini üreten ve var olmak için birbirine muhtaç olan iki ucun yarattığı bir kısırdöngü. Max Horkheimer’ın daha 1930’larda faşizm için söylediği şey – kapitalizmi eleştirmekten kaçınanlar faşizm konusunda susmalılar – bugünün köktenciliğine de uygulanmalı: liberal demokrasiyi eleştirmekten kaçınanlar, dinci köktencilik konusunda susmalı.
Slavoj Zizek News Statesman 10 Ocak 2015 Çeviri: Ege Galip
https://www.cafrande.org/koktenciligi-liberalizmi-elestirmekten/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


Nezih Uzel - Bennett'in Türkçe Tanımı (Teke Tek Programından) Proje Yaşam Döngüsü Planlama Süreci SolidWorks İpuçları - Bir Çizimi Tek seferde Tam Tanımlı yapma (Fully Define Sketch - Tips) TEK YAŞAM حياة واحدة - YouTube Tek Böbrekli Yaşamak İle Çift Böbrekli Yaşamak Arasında Nasıl Bir Fark Vardır? Uğur Mumcu'dan Türklük tanımı muhasebenin tanımı - YouTube

Tek Sayı Nedir? Çift Sayı Nedir? Sıfır Tek Sayı Mı, Çift ...

  1. Nezih Uzel - Bennett'in Türkçe Tanımı (Teke Tek Programından)
  2. Proje Yaşam Döngüsü Planlama Süreci
  3. SolidWorks İpuçları - Bir Çizimi Tek seferde Tam Tanımlı yapma (Fully Define Sketch - Tips)
  4. TEK YAŞAM حياة واحدة - YouTube
  5. Tek Böbrekli Yaşamak İle Çift Böbrekli Yaşamak Arasında Nasıl Bir Fark Vardır?
  6. Uğur Mumcu'dan Türklük tanımı
  7. muhasebenin tanımı - YouTube
  8. Yelkenli Teknede Yaşam - Part 3 - YouTube

Teke Tek Özel - 7 Ocak 2018-Orta Çağ’ın düşünce dünyası-İlber Ortaylı ve Celal Şengör - Duration: 3:04:19. Habertürk TV 1,068,505 views Planlama sürecinin tanımı yapılmış olup planlama süreci içinde yer alan planlama, planlama yaklaşımları, iş dağılım ağacı (İDA), etkinlik tanımlama, etkinlik ilişkilendirme ... Muhasebenin tanımı, muhasebe nedir, muhasebenin amacı, muhasebeden söz edebilmek için gerekli hususlar Solidworks içerisinde çizdiğimiz veya başka programdan aldığımız bir çizimi tek seferde tam tanımlı hale getirmek. Çok güzel bir şekilde Türklük tanımı yapıyor. ... Teke Tek Özel - 15 Ekim 2017 ... Yaşam Sürecinde Bir Zihinsel Teşhis! Yelkenli Teknede Yaşam -Bölüm 3 Yelkenlimiz '' La Sirena '' yı aldığımız günden beri nasıl topladık Ne gibi maceralar yaşadık , Nerelere gittik ve Neler yapt... مرحبا أنا من سوريا عمري 23 محتوى قناتي : حالات واتس ٲغاني حزينة #حزين_جدا #حزين_مؤثر #حزينة_جدا #حزينة_قصيره # ... Medicana Sağlık Grubu Organ Nakli Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer tek böbrek ile yaşamanın, çift böbrek ile yaşamaktan herhangi bir farkı olmadığını anlatıyor.